dB 13. sayı    haziran 2018

 
Tomur Atagök


Sanat ve Hayat
 
ders BELGELİĞİ Çalışma Grubu, Mayıs 2015 tarihli Tomur Atagök Söyleşisi

 

Sizce Amerika ve Türkiye’deki sanat ortamı arasındaki farklılıklar nelerdir?

Ben, farklı yerlerde yaşadım. New York, II. Dünya Savaşı'ndan sonra önemli bir sanat merkezi olmuştu, ama burs almam nedeniyle ilk gittiğim yer olan Oklahoma, sanat bakımından diğer bölgelere nazaran biraz geride kalmıştı, fakat oradaki hocalarım öğrencileri destekleyen, yeni görüşlere sahip kişilerdi. Çok yoğun çalışmam sonucu 4 yıllık bölümü 5 sömestrde bitirdim. Mezuniyet diplomamızı alırken 3 arkadaşla birlikte başarı ödülünü paylaştık. BFA derecesi aldıktan sonra California’ya gittim. Çünkü California’da sanat alanında çok büyük bir hareketlilik vardı. Zaten Oklahoma State University’den burs almadan önce Amerika planımda öncelikle California vardı, Amerika’ya; bir başka sanat merkezi olan San Francisco'ya; ya da Los Angeles’a gitmeyi planlıyordum. San Francisco Art Institute diye bilinen bir yere müracaat ettim. Kabul edilmemem üzerine California College of Arts and Crafts’a girdim. Sonrasında California University, Berkeley’e geçtim. Amerika eğitim sisteminde genel olan iki senelik bir yüksek lisans eğitimi aldım. Bu eğitimi aldığım sırada Amerika'da çok sosyal bir değişim yaşanıyordu. Orada “Flower Children” dedikleri hippiler vardı ve yaşamları hep birlikte yaşamak gibi bir ideal üzerine kurulmuştu. Birbirlerine destek oluyorlar ve insan hakları için mücadele ediyorlardı. Aynı zamanda kadın hakları, siyah-beyaz arasındaki ırk farklılıklarının kaldırılması konusunda mücadele ediyorlardı. Dolayısıyla benim sanat ortamımda, sosyal yaşamda değişiklik isteyen, sanat ortamında hayatı yönlendirmek isteyen, sanatı bir yöntem olarak kullanmak isteyenler de vardı.

1962-1965 yılları arasında sanat benim için bir devrim geçirdi. Artık sanat hayattan kopamazdı. Sanatın ve hayatın birlikteliği vardı. Tam o sırada 1970’li yılların başında kadın hakları konusunda çok önemli iki sanatçı Judy Chicago ve Miriam Schapiro bir araya geldi ve “Feminist Art Program”ını California Institute of the Arts’da kurdular. 1972’de Schapiro Dollhouse olarak bilinen işini, Chicago’da Dinner Party diye bilinen işini yaptılar. Kadınlar bir araya gelerek bir anlamda Kadın araştırmaları merkezini kurdular. Bunlar önemli adımlardı ve toplumu etkiliyordu. Ben de bunların etkisinde kalarak Türkiye’ye geldiğimde daha önce soyut sanat yaparken sanat ile hayat arasında bir beraberlik kurmanın gerekli olduğuna inanmaya başladım. Dolayısıyla 1980 yıllarının öncelerinde yapmaya başladığım figüratif çalışma oluştu. Bugüne kadar gelen bu çalışmayı ''Soyut Figüratif'' olarak adlandırıyorum. Buradaki örneklerde olduğu gibi kapanmış olan bir kadının perdeyi aralaması, dışarı çıkması…

Bu işlerden biri olan birkaç parçalı işim “Aç Perdeyi Yavaşça” Yeni Eğilimler Sergisi'nde sergilenmişti. Bir başka işim; 1983’te Yeni Eğilimler'de ödül kazandı. O işimde, metal üzerine Meryem Ana ve onun karşısında da, yatmış halde, biraz tembel görünümde bir kadın figürü gözüküyordu. Bu karşılıklı duran iki metal arasındaki yansıma, izleyicinin metale yansıması ile bütünleşiyordu. Ben, sanat eserinin, sanatçı ve izleyici arasındaki köprü olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla her bir izleyicinin yorumuyla sanat eseri değişmektedir. Diğer bir ifadeyle, benim yaptığım bir şeyi, farklı kişiler bakıp yorumladıklarında farklı yorumlar ortaya çıkabilir. Bu anlamda sanat eseri, her kişide farklı değişiklikler yaşatır. Metal yüzeyler ise çok açık ve net olarak o izleyiciyi yansıtması nedeniyle de bir değişiklik yaşar. Yani izleyicinin düşüncesi, hissettikleri ile değil, aynı zamanda çevreden ve izleyiciden yansımalar ile birlikte sanat eserinde ortaya çıkan bir obje niteliğindedir. Böylece; kadın haklarını konu alan çalışmalarımda artık metal egemen olmaya başlamıştır ve izleyicinin yorumuna bağlı kalarak bugüne süregelmiştir…

Benim için 1970’lerin sonları ile 1980’li yılların başı çok önemlidir. Amerika’da almış olduğum 1965 sonrası etkiler, kadın yaşamında değişiminin gerekliliği üzerine yapmış olduğum çalışmalarda görülür. 1978’de Yahşi Baraz’ın galerisinde açtığım sergide değişik malzemelerle yaptığım işlerde konu kadın, aile üzerinedir. Ancak sadece kadın değil; sosyal yaşamdan da etkilenmişimdir. Örneğin, bir çalışmamda aynı anda hem asker; hem de model olan bir kadın var. Haberlerimizde hem kadın model çıplak görüntüsüyle, hem de bir askeri görürüz. Aynı anda haberlerde birbirinden farklı iki olay gündeme gelir. Sanırım 1980'lerden itibaren Türkiye’de biz bunu yaşadık. Bizler sürekli bir değişim yaşıyoruz ama bugüne gelindiğinde yine yaşadıklarımız ile karşı karşıya kalıp tam olarak nasıl çözümlememiz gerektiğini anlayamıyoruz. Bugüne geldiğimizde de çoğunluk dini gereksinimleri konuşuyoruz; diğer taraftan kadının öldürülmesi, ona yapılan her türlü eziyet, şiddet ve olumsuz hareket tekrar tekrar gündeme geliyor. Bu sebeple benim son dönem eserlerim yani 1980'lerde başlayıp, 1990'ları geçerek 2000'lerin sonuna doğru hala devam ediyor. Ama kadını nasıl yükseltebiliriz, yüceltebiliriz onun çözümünü hala tam olarak bulmuş değilim. Çünkü tanrıçaları ortaya koyduktan sonra yapılan bir araştırmada şunu anladım: bizim halkımız kültürümüzü bilmiyor. Anadolu tanrıçaları dediğimde ''neyden bahsediyorsun,'' diye benim yüzüme şaşkın şaşkın bakıyorlar. Bizim Anadolu’nun ana tanrıçalarını örnek olarak bile gösteremiyor, güçlü olduklarına dair sözüm sadece söz olarak kalıyordu. Bu nedenle Türkiye’de sanatın gelişmesi için bizim kültürümüzü ciddi bir şekilde gündeme getirmemiz lazım. Geçmişimizi gündeme taşımamız lazım.

Neden doğa ve metali ele aldınız?

Sanat eseri, izleyici ve sanatçı arasında bir iletişim aracıdır. Sanat eserinin daha kuvvetli bir iletişim aracı olması için, izleyicinin kendi yorumu kadar kendisinin de sanatın içinde yansımasını görmesi durumu o eserlerle bütünleşmesine neden olur. Sanat eseri, metal aracılığıyla bir iletişim aracı olmanın ötesinde; izleyiciyle ve ortamla bağın kurulmasına neden olan bir dili oluşturuyor. Bu yansıma, metal olmayabilir; başka bir yansıtıcı yüzey olabilir ama önemli olan çevrenin ve izleyicinin de o eserin içinde yer almasıdır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki Feminizm akımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’deki Feminizm hareketindeki rolünüz nedir?

Gerçekleştirmiş olduğum birkaç tane önemli kadın sanatçı sergisi olmasına karşın, çok büyük bir katkım olduğunu zannetmiyorum. Çünkü kadın sanatçılar veya kadınlar bir araya gelip toplu bir çalışma yapmıyorlar. Bunu yapan gruplar daha ziyade kadınların cinsel içerik olmaktan kurtulması için yapılan eylemlerdir. Şiddetin son yıllarda artması nedeniyle eylem yapmak için bir araya gelmiş, dernekler kurmuş, yazılar ve kitaplar hazırlamışlardır. Ancak kadınların hiçbir zaman herhangi bir ortamda kendi haklarını koruyamadıkları açıkça ortadadır. Bunun en önemli örneklerinden birisi, üniversitede çok fazla kız öğrenci sayısı olmasına rağmen az sayıda kadın öğretim üyesi olmasının söz konusu oluşudur. Bugün bile toplumda televizyonu açtığınız vakit konuşma programlarında kadınların çok azının yer alması bana bunu gösteriyor.

Biz gerçekten kadın toplumuna, kendisi için söz söyleme hakkını tanımıyoruz veya kendisine o gücü vermiyoruz. Bu nedenle, daha çok eğitime ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

1991’de “İstanbullu 13 Sanatçının ‘Eueodialogue Sergisi’, 1992’de’20. Yüzyılın İlk Yarısında Kadın Sanatçılar,” Yıldız Teknik Üniversitesi, 1993’de “Çağlar Boyu Anadolu’da Kadın Sergileri kapsamında Cımhuriyet’ten Günümüze Kadın Sanatçılar Sergisi, 1995’de “İzler Sergisi” YTÜ ve Yapı Kredi Bankası ile 2001’de “Ben Gördüğün gibi Değilim” Sergisi Frauen Museum, Bonn ve Berlin Almanya’da gerçekleştirmiş olduğum sergiler sonrası kadın sanatçılarımızın ABD’de tanık olduğum gibi birlikte çalışmayı hedeflemediklerini gördüm ve üzüldüm. Amerika’da kadın sanatçılar birlikte eylemlere katılarak, daha çok kadının bienallere girmesine ve müze koleksiyonlarına alınmasını sağladılar. Bu arada müzelere de daha çok kadın araştırmacı ve küratörün girmesi mümkün oldu. Kadın sanatçıların Türk sanatına olan katkılarının daha belirginleşmesi gerekir bu nedenle en azından sanat tarihçilerinin bu konuyu gündeme getirebileceklerini umuyorum.

Türkiye’deki müzecilik ve müze eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de müzeciliğin eğitime çok büyük bir katkısı olabileceğini düşünüyorum. Türkiye’de müzecilik dünya müzeciliği ile mukayese ettiğiniz vakit, ne yazık ki geride kalmıştır. 1960-1970 yılları arasında Amerikan müzelerinde eğitimci kadrosu yeni alınmaya başlamıştı. O kadroların gelişmesi 1980'li yılları buldu. 1980'lerden sonra müzeci, eğitimci, müze eğitimcisi bir küratörle aynı oranda önem kazanmaya başladı. Türkiye’de ise böyle bir eğitimci kadrosu yok, böyle bir müze eğitimcisi yok, müzede küratör olarak kullandığımız tabir sadece belli konulara odaklanmış sanat tarihçisi ve arkeolog gibi uzmanlardan ibaret. Yani müzecilikte olması gereken iyi sergileme, halkla iletişim kurma ve koruma gibi bilgileri sınırlıdır. Belli bir araştırma alanında uzmanlık yapabilme özelliği müze uzmanı olunması için yeterli değildir. Dolayısıyla biz kendi müzecilik alanımızda fazla bir gelişme göstermiyoruz. Göstermemiz de biraz zor açıkçası...

Tabii ki biz de 1989’da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Müzeciliği Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans Programı olarak açtık, fakat yüksek lisanstan mezun olan öğrencilerimiz sadece özel müzelerde görev alıyorlar. Özel müzelerde gelişme var; lakin devlet müzelerinde öyle bir gelişme yok, çünkü öyle bir kadro yok. Tekrarlıyorum, sanat, sanat tarihi veya arkeoloji bölümlerinden mezun olanların araştırma yapabilmeleri mümkünse de koruma, sergileme, iletişim konularında uzmanlaşmış olunması pek mümkün değil. YÖK, bu konuda bir karar almış değil. Kendi kültürümüze sahip çıkmamız ve müzelerimizi geliştirmemiz için müzecilerimizi eğitmemiz lazım. Müze bilimin kabul görmesi gereklidir.

 


Söyleşinin tamamını
www.youtube.com/watch?v=Yd2LCD_6udM adresinden izleyebilirsiniz.

 

Kaynak
ders BELGELİĞİ Çalışma Grubu, Mayıs 2015 tarihli Tomur Atagök Söyleşisi

Kurgu-Montaj; Mustafa Aykurt Kamera; Mustafa Aykurt, Şemseddin Evgin. İletişim Sorumlusu; Ahmet Özdemir, Elif Sinem Hacim.