dB 8. sayı    mayıs 2000

 
Anadilinde Şiir Yazmak Üzerine


J. Gottfried Herder

Çev: Zahide Gökberk; Felsefe Tercümeleri Dergisi 1947

 

Bir adım daha atıyorum: şiirde düşünce ve ifade birbirine bu kadar sıkı sıkıya bağlı olunca, hiç şüphe yok ki, şiiri, kelimeleri üzerinde en fazla hakimiyet ve kudrete, en derin bilgiye veya, hiç değilse, ataklığımı ölçüsüzlüğe götürmeyecek bir kesinliğe malik olduğum bir dilde yazmalıyım: bu dil de, hiç şüphesiz anadilidir. Şaire bir hazine olan kavramlar ve hayaller dünyasını ruhumuzda kelimeler yoluyla biriktirdiğimiz için, anadili her şeyden önce ve en körpe yaşlarımızda içimize yer eder. Bundan dolayı şair en kolay onunla düşünecek ve ifadeleri en kolay onda bulacaktır: bir şaire kaçınılmaz şekilde gerekli olan hayallerin zenginliğini ve renkleri onda bulacaktır: Tanrıların habercileri saydığı gök gürültülerini, şimşek parıltılarını onda bulacaktır. Bizim düşünüş tarzımız sanki onun içine ekilmiştir ve ruhumuzla kulağımız ve lisan organlarımız onunla beraber şekillenmiştir – öyle ise kendimi anadilimden daha iyi nerede ifade edebilirim? Anadili güzellikte, gönlünün oğlu, memesinin yavrusu, ellerinin yetiştirmesi olmuş, şimdi de en iyi yıllarının sevinci olan, ihtiyarlığının ümit ve şerefi olacak olanın gözünde, tıpkı vatan gibi, bütün öteki dillerden üstündür.

İçinde yetişmiş olduğum dil, benim dilimdir: çünkü Montesquieu’nün de işaret ettiği gibi, güzellik hakkındaki bütün kavramlarımız üzerimizdeki ilk kuvvetli izlenimle ilgilidir, ruh sonraları idrak ettiği her hayali hemen bu izlenime geri götürür ve ekseriya çenede bir gamzeciği, Alkibiades’in konuşmasında olduğu gibi, hoş bir peltekliği ve bunun gibi sevimli özellikleri güzel bulur, çünkü bunlar ruhun, kendisine göre şekillendiği ilk örneğe uygundurlar – işte bunun gibi anadili de hatta özelliklerindeki bir sürü gariplikler ve ufak sevimli zaaflar ile bir güzellik örneğidir. Nasıl bir çocuk bütün hayalleri ve yeni kavramları eskiden bildiği şeylerle kıyaslarsa: bunun gibi bizim ruhumuz da bütün konuşma tarzlarını gizliden gizliye anadiline uydurur. Bu anadilini ruhumuz, diller arasındaki ayrılığa daha derinden nüfuz etmek için, dilinin ucunda saklar: onu, eğer yabancı dillerin şurasında bir açıklık ve boşluk, burasında bir zenginlik ve bolluk keşfederse, kendininkinin zenginliğiyle sevinsin ve mümkün olabildiği yerde, fakir taraflarını da yabancı hazinelerle zenginleştirsin diye göz önünde bulundurur: anadili öyle bir yol göstericidir ki, onsuz şair bir sürü yabancı dillerin labyrinthinde yolunu şaşırır: anadili şairi bir sürü yabancı konuşma tarzlarının uçsuz bucaksız okyanusunda batmaktan koruyan ağaç kabuğudur: o, dillerin şaşırtıcı çoğunluğuna birlik getirir. Ben yabancı dilleri, kendi dilimi unutmak için öğrenmem, yetişmemin kazandırdığı adetleri değiştirmek için yabancı milletler arasında dolaşmam; ben vatanımın yurttaşlık haklarını kaybetmek için başka bir tebaaya geçen bir yabancı olmuyorum: çünkü o zaman kazanmaktan fazla kaybederim. Bilakis, yabancı bahçelerden, sırf dilime, düşünüş tarzımın bir nişanlısı gibi, çiçekler getirmek için geçerim: yabancı adetleri, kendiminkilerini yabancı bir güneşin olgunlaştırdığı yemişler gibi vatanımın Genius’una sunmak için, görürüm.