dB 8. sayı    mayıs 2000

 
Bir Sevdadan Vazgeçiş


Mümtaz Soysal

Milliyet, 8 Ekim 1988

 

Bu sevda, yabancı dilde öğretim sevdasıdır. Dikkat edin, yabancı dil öğretme sevdası değil, yabancı dilde öğretim sevdası.

Vazgeçilmesi zor bir sevdadır bu.

Çünkü, ilk bakışta doğru sanılan, ama özde çok yanlış olan birtakım inançlara dayanmaktadır. Hem de yaygın birtakım inançlar: ''Türkçe, bilim dili olarak yetersizdir. Türkçede kaynak kitap yoktur. Halk, çocuklarını İngilizce okutmak için çırpınıyor.''

İsterseniz, sonuncusundan başlayalım: Halkın çırpınışı, çocuğunu İngilizce öğretim yapan bir yerde okutma çırpınışı değil, çocuğuna İngilizce, daha doğrusu bir yabancı dil öğretme çırpınışıdır. ''Yabancı dilde öğretim'' saçmalığına sapmadan ''Yabancı dil öğretimi''ni başarabilirsek, öbür yanlışların yanlışlığı da kendiliğinden ortaya çıkar; daha da önemlisi, bu yanlışlar birer doğruya dönüşmekten kurtulur: Bilim dili olarak işlenmeyen dil, hem de Türkçe gibi son derece elverişli bir dil, elbette zamanla büsbütün yoksullaşacaktır. Bilim dili olarak zenginleşmiş bir Türkçe'nin yanında sağlam bir yabancı dil öğretimi ise kaynak sorununu kendiliğinden çözecektir.

Hollanda'sından Japonya'sına, İsveç'inden İtalya'sına kadar bütün uygar ve onurlu dünyanın yaptığı da budur. Kendi çocuklarına İngilizce eğitim vermek, ancak sömürgelikten yeni kurtulan ve geliştirilecek doğru dürüst tek bir dili olmayan ülkelerin tutkusu.

Ya da, çaresizlik karşısında tutundukları bir çözüm.

Acaba bizim çözümümüz yararlı olmuş mudur? Anadolu Liseleri modelinden başlayıp üniversitelere kadar uzanan yabancı dilde öğretim zincirinin başarı derecesi nedir?

‘’Öğretmen Dünyası’’ dergisinin Eylül sayısında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinden Doğan Uyar'ın ilginç bir yazısı çıktı. Öğrencinin gözlemlerini şöyle özetleyebilirsiniz:

1 ) Herkes en iyi anadiliyle düşünür. Derslerin İngilizce işlendiği, öğrencinin İngilizce düşünmeye ve öğrenmeye zorlandığı bir eğitim yapay bir ortam yaratmakta, öğrenim yavaşlayıp verim düşmektedir. Ezbercilik eğilimi daha da artmaktadır.

2 ) Kendi İngilizce düzeyleri de yeterli olmayan hocaların öğretme yöntemleri sürekli yazdırmaya ve not tutturmaya dönüşmüş, yabancı dilde not tutmanın güçlüğü yüzünden de ders çıkışında ilk koşulan yer, not tutabilenlerin notlarını çoğaltan fotokopiciler olmuştur.

3 ) Yabancı dilde konuşma ve soru sorma güçlüğü, zaten çekingen olan öğrencilerin büyükçe bir bölümünü büsbütün suskunlaştırmıştır. Öğretenlerle öğrenenler arasında gerçek ve doğal bir iletişim yoktur.

Böyle gülünç yüksek öğretim olmaz.

Bir yabancı dili doğru dürüst öğretmek, Latince ve Yunanca kökleriyle birlikte terimlerin yabancı karşılıklarını belirtmek ve yabancı dili gerçekten kullanılabilir bir araç durumuna getirmek başka şeydir, İngilizce öğretmek uğruna yarım yamalak bir yüksek öğrenim vermek başka şey.

Ortaöğretimdeki durum daha da gülünçtür. Bir iki başarılı örnek, ülke çapında oynanan komediyi göz ardı etmeye yeter mi?

Yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretim kavramlarını birbirinden ayırmadıkça Türkiye bu gülünçlükten kurtulamaz.

Aslında bakarsanız, bir facia söz konusudur: Türkçe'nin canını okumaya, Türk bilim çevreleriyle Türkiye'nin halk yığınları arasında yeni uçurumlar açmaya ve Türkiye'nin yetiştirebileceği seçkin insan gücünü dışa aktarmaya yönelik bir cinayet.

Bu cinayet önlenmelidir.